Aug 122010
 

Kimi zaman şapşallığım gerçekten sınır tanımıyor birkaç ay önce Türkiye’den Polonya’ya taşındım(ve bir süre yazamamamın gerekçeside bu zaten).
Herşeyi paketlemem bir buçuk günümü aldı. Ve tüm hazırlıkları Macar havayolarının (Malev) bagaj ağırlık sınırlarına göre hazırlamaya çalışıyordum. 23 kilo kargo bagajı ve 10 kilogram el bagajına izin vardı. Son üç yılını yurtdışında geçirmiş birisi olarak bu süreçte edindiğim kilolarca ek ıvır zıvırı bu yolculuğa hazırlamak pek de eğlenceli değildi. Sonuçta taşınma derken, ortalıkda herhangi bir mobilya olmadığına göre bir kamyona gerek yoktu.
Herşeyi beraberimde Polonya’ya götürmeyi düşünmüyordum, Bu tahminen imkansız bir görev olurdu. Mesela bisikletimi bırakmaya karar verdim, çünkü…

– Daha önce hiçbir zaman bir bisikleti uçağa bindirmediğimden çok pahalı olacağını düşünüyordum

– Şimdilik şehirde ulaşım için kullanabileceğim bir bisikletin beni Polonya’da bekliyor olması

– İstanbul’ da bisikletime ben yokken bakmaktan zevk duyacak birini bulmuş olmam

– Ayrıca nasıl olsa yeni bir dağ bisikleti alacağımı düşünüyor olmam

Yanıma pahada ağır ama yükte hafif olan şeyler alacaktım (Ne de olsa yeni bir kask almak için Polonya’ da para harcamay gerek yoktu bir tane sağlamı varken) ve bisiklet kilidim(Evet ağırlık olarak az değildi ama pahalıydı aynı zamanda, el bagajıma koymaya karar verdim bu nedenle, ne de olsa 10 kilogram hakkımdı ve b en bu hakkı sonuna kadar kullanmaya niyetli idim.) Daha sonra olanlar hakkında herhangi bir ipucu yoktu bunları yaparken kafamda.

El bagajım İstanbul Atatürk Havalimanında sorunsuz bir biçimde kontrolden geçmişti. Budapeştede ki aktarma sırasında karşılaştığım güvenlik görevlileri ise herşeyi didik ediyordu. Bana çantamı açmamı söyleyen bir tanesi çantamı açtıktan sonra kurcalamak için müsaade istedi. İki saniye sonra gülümsemeye başlamıştı. El bagajıma koyduğum U-kilidi sallıyordu burnumun dibinde, ve bununla birinin kafasına vurabileceğimden kilidi uçağa alamayacağımı söylerken uygulamayı gerçekleştirmişti bile. Bu şaşkınlık anında ağzım açık; kala kalmıştım. Nasıl olurda birisi en az 20 euro eden birşeyini atardı ki durduk yere, ayrıca bu kilidi tekrar alabilmem için Krakov’a gitmem gerekmesi de ayrı bir sorun olacaktı. Beğenerek aldığım ve güvenerek kullandığım bu kilidi İstanbul’da bulamamıştık, zaten Polonya’ da da bulması kolay değildi

Valla şimdi kiloluk bir U-kilit ile birilerine vurasım geldi. İyi bir başlangıç olarak kendi alnımdan başlayabilirim. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki bir an bile küresel terör aklımın ucundan geçmemişti, bu çantaları hazırlarken tek derdim tüm hakkım olan 10 kiloyu kullanıyor olmaktı ve böyle bir zamanda aklıma çantama koyduğum birşeyin birini öldürmekte kullanılabilir olup olmadığını hesaplamak hiç aklımdan geçmemişti. Kendimi beğenmişliğim sayesinde sanırım hak ettim sanırım bu sonucu. Bugünün kıssadan hissesi: Nazik ve sakin bir vatandaş gibi düşünmektense, bir terörist ya da bir seri katil gibi düşün. Ne de olsa bugünlerin trendi bu.

Bu benim unutmak zorunda kaldığım ikinci U-kilit olmuştu. İlkine 2007 yılında güle güle demiştim ve işte hikayesi:

Kabus gibi geçen ve hiçbirşeyin planlandığı gibi gitmediği bir haftaydı. Öncelikle, beş gün içerisinde ikamet izni alabilmek için gitmem gereken Aksaraydaki yabancılar şubesi ziyaretim zaten kendi başına 10 üzerinden 15 puan verilebilecek bir stres değerine sahip, neden olduğunu açıklamayacağım, sadece diyebileceğim orayı gidenler bilir olacak. İkinciside İstanbul’ a gelmekte olan bir kamyondan kardeşimin gönderdiği ve içinde benim kışlık kıyafetlerimin bulunduğu kutuyu almaktı. İstanbul düşünüldüğünde samanlıkta iğne bulmaya çalışmak gibi birşey. Ve tüm bu kargaşa içerisinde kolayca kilitime ait olan son yedek anahtarıda kaybetmeyi becerebildim.

Anahtarı geri bulabilmek için ellerimizde fenerlerle Kadıköy Belediyesinin etrafındaki sokaklarda köşe bucak gezerken neredeyse tutuklanıyorduk. Sanırım biraz şüpheli gözüküyorduk bu halimizle ve birde yanıma kimlik benzeri bir evrak almamış olunca iş biraz büyüdü (Türkiye’de yanınızda kimlik ya da pasaport ile dolaşmanızı tavsiye edebilirim çünkü olur olmaz anda polis kontrolünden geçebiliyorsunuz)

Bisikletim Umut’un çalıştığı işyerinin olduğu binada bir demire kilitlenmişti. Bence o güzelim mavi kadrom (ki alırken dükkandaki en güzel tondu) trabzanları hoş bir biçimde onurlandırıyordu. Ama bina yöneticisi ile sanırım aynı şeyleri düşünmüyorduk ki kilitin üreticisinden sipariş etmeyi düşündüğüm ve tahminen bir hafta on gün zarfında geleceğini umduğum yedek anahtarı bekleyemeyeceğini söyledi. Şimdi resmi olarakda bir terörist ve seri katil olarak damgalandığıma göre sanırım bir jant telini çıkarıp kibarca boynunu dürtebilirdim, eminim bu durumda bir hafta beklemeyi kabul ederdi. Ama ben o zamanlar gurbette zararsız bir yabancıydım ve kilidi elektrikli testere ile kesmeyi kabul ettim. Yaklaşık on dakikamızı aldı kilidi kesmek – U-kilitlere olan güvenim üç kat artmış olmasına rağmen bir yandan da yenisini İstanbul’ da bulamayacağımı düşünerek üzülüyordum. Farkettim ki burada çoğu bisikletlide bildik basit kilitlerden var ve bu onlara yetiyor. Umut da bu kilitlerden kullanıyordu ta ki park ettiği yerde bisikletini bulamadığı ve fellik fellik bisikletini Balatta aradığı o güne kadar. Neyse ki çocuklar profesyonel değillerdi, çalıp hemen elden çıkarmaktansa birazbinmeyi düşünmüş ve bu sırada yakayı ele vermişlerdi. Şimdi bizim yazıp çizdiğimiz Lehçe forumumuzda üyelerden birinin Türkiye’ nin Polonya’ ya kıyasla ne kadar güvenilir olduğunu anlatmak için içinde anahtarlarınızı arabanızın üzerinde unutsanız bile kimsenin ilgilenmeyeceğini yazdığı örnek geldi aklıma. Tamam burada bir çok bisikletlinin bisikletini kilitlemeden ya da çok uyduruk kilitler ile göstermelik bir güvence ile kolayca sağda solda bırakabildiğini düşündüğümde verdiği örneğin tahminen bir parça gerçeklik taşıdığını kabul ediyorum.

Elimde üç parçaya ayrılmış bir kilit ve buna uymayan iki anahtar ile ortada kalmamın hikayesidir bu.

Benzerini bulduk:

 Leave a Reply

(required)

(required)