Jul 092010
 

Neredeyse yarısı oldu Temmuzun ve güneş kavuruyor. Birçoğunun tatilde olduğu şu ana tamamen zıt olarak diğer mevsimlerdeki işe gidiş gelişlerim hakkında yazmak istiyorum.

İstanbul’ daki ilk yılımda şehrin dışından çok içinde sürme fırsatım oldu bisikletimi. Hergün İlk işimin muhiti olan Koşuyolu’ na Acıbadem’ den bisiklet ile gidiyor ve geri dönüyordum. Aynı zamanda iki iş yaptığımdan Kadıköy’ e de bisikletle gidiyordum. Kısa mesafeli rotalardı bunlar ve bir araba ile gidilmeleri durumunda bile daha hızlı olunabileceğini düşünmüyorum. Hele bir de trafik ışıkları, trafiğin genel sıkışık durumu ve kaldırımlarda ya da kimi zaman (ki bu hatalı durumu önermiyorum ama yinede İstanbul söz konusu olduğunda mecbur kalabiliyorsunuz.) tek yön olan bir yolda ters yönde bisiklet sürebildiğim düşünülürse…

Yanıma değiştirmek için kıyafet ve ayakkabı almam gerekiyordu ve bu sadece yokuşları çıkarken attığım kovalar dolusu terden dolayı değil. Yılın birçok zamanı İstanbul Londra ya da Dublin gibi oluyor, yağmurlar Ekim de başlıyor ve Nisan yada kimi zaman Mayıs’a kadar durmadan yağabiliyor. Kimi zaman sadece on dakika yağıp durabiliyor ama neredeyse hergün yağıyor (İrlanda’ lı bir arkadaşım bu depresif melankolik havanın onda evdeymiş hissi yarattığını söylemişti).

Yağmurlu günlerde aslında trekking ve kamplar için aldığım su geçirmez pantalonu geçiriyorum üzerime, epey işlevselleştiler burada. Sanırım sadece bir kere boşandı yağmur tepeme, halbuki o gün de evden çıkarken bulutsuz ve masmavi olan gökyüzüne kanıp evde bırakmıştım bütün kıyafetlerimi. Sonuç olarak o gün olan özel dersime ıslanmış ve neredeyse kıçıma kadar çamur lekesi olan pantalonum ile girmem gerekti.

Benzerini bulduk:

 Leave a Reply

(required)

(required)